Roma İmparatorluğunun Büyük Utancı: Spartaküs

0
2119

MÖ 201 yılındaki İkinci Kartaca Savaşı’nın ardından, Roma’da geniş toprakların köle orduları ile işletilmesi düzeni gelişmişti. Latifundia adı verilen devasa çiftliklerde çalışan binlerce köle, Romalı soyluların gerek duyacakları her şeyi üretiyordu. Roma ve Romalılar ise her zamanki gibiydi: Vahşi ve zorba. Ev işlerinin tümü köleler tarafından yapıyor, köşkler ve saraylar köle orduları tarafından inşa ediliyor, kaprisli Roma soylularının isteği ile gerektiğinde dağlar yerinden oynatılıp, göller kazılıyordu.

Doğaldır ki, tüm bu işleri yapabilmek için devasa bir köle ordusuna gereksinimi vardı. Üç kıtanın zorbası haline gelen Roma, yeryüzünü kana bulayan savaşlarında canlı ele geçirdiklerini köle haline getiriyor, ama yine de Romalı soyluların gözleri bir türlü doymak bilmiyordu. Köle pazarlarına adam yetiştirebilmek için sık sık insan avları düzenleniyordu.

Roma zenginleşip gelişirken, kölelerin durumu ise tam tersine giderek kötüleşiyordu. En ağır işlerde durmaksızın çalıştırıldıkları, asillerin kendilerini küçümseyip alaya almaları yetmiyormuş gibi, güçlü kuvvetli olanlar Romalıları eğlendirmek için devasa arenalarda içlerinden biri ölene kadar dövüşmek zorunda kalıyorlardı. Ölmeyip sağ kalanlar ise, yaşlanıp işe yaramaz duruma geldiklerine tıpkı işe yaramayan sokak hayvanları gibi yazgılarına terk ediliyordu.

Kölelerin fırsatını bulduklarına kaçmaya çalışmalarına hiç şaşırmamak gerekir! Fakat Romalıların bunun için de önlemleri vardı. Tarım işlerinde kullanılan köleler kaçmasın diye birbirlerine zincirleniyor, daha önce kaçma girişiminde bulunup da yakalananların kolayca ayırt edilebilmesi için gövdelerine hayvanlar gibi damga vuruluyordu. Damgalananlar yine de şanslıydı, çünkü kaçıp da yakalanmanın cezası çoğu zaman ateşte yakılmak oluyordu; diğer kölelerin ibret alıp kaçmaması için… Bu kadar kötü koşullarda çalıştırılan, sömürülen köle ordularının bir gün ayaklanacakları neredeyse kesin gibiydi. Tek gereken, onlara önderlik edecek bir liderin başlarına geçip yol göstermesiydi.

Ve öyle de oldu. MÖ 187 yılında Aulie’de ilk köle ayaklanması patlak verdi. Romalıların kısa süren şaşkınlığının ardından ayaklanma hızlı ve kanlı biçimde bastırıldı: Yakalanan 7.000 kölenin özgürlüklerini istemesinin bedeli, çarmıha gerilmek oldu. Fakat Pandora’nın kutusu bir kere açılmıştı; ayaklanmalar birbirini izledi. MÖ 134-132 yılları arasında bir tane, MÖ 104-101 yılları arasında bir tane daha. Ne var ki,  köleler, bu ayaklanmalarda Roma’nın kendilerini ciddiye almasına yetecek hiçbir bir başarı kazanamadılar.

Spartaküs Adında Bir Köle…

Gözü bir türlü doymayan Roma’nın kurbanlarının bekledikleri önderin gelmesi fazla uzun sürmedi. Spartaküs (Spartacus) adındaki bir köle, Romalıları kendilerini yeryüzünde tek yenilmez güç sandıkları bir dönemde yakaladı, onlara yenilgilerin en utanç vericisini tattırdı. Çağlar boyunca yenilgi yüzü görmeyen Roma’nın eğitimli lejyonları, alt tabakadan kölelerin ve gladyatörlerin oluşturduğu ordunun karşısında paramparça oldu.

Ayaklanmanın başladığı MÖ 73 yılına kadar, Spartaküs’ün yaşamı hakkında bilinenler oldukça sınırlıdır. Trakyalı göçmen bir ailenin çocuğu olan Spartaküs, Roma’nın köle ele geçirmek için yaptığı savaşlardan birinde savaş tutsağı olarak ele geçirilip Roma’ya getirilmişti.

Daha önce de dediğimiz gibi o yıllarda okullarda gladyatör olarak yetiştirilen köleler Roma’daki arenalarda, halkı eğlendirmek için birbirlerini boğazlamak zorunda bırakılıyor, arenalarda ölen gladyatörlerin yerini okullardan gelen yeni köleler alıyordu. Gücü ve fiziği ile hemen dikkat çeken Spartaküs de sahibi tarafından gladyatör olarak yetiştirilmesi için Capua kentinde Quintus Lentulus Batiatus adlı bir gladyatör okulu sahibine satılmıştı.

Spartaküs çok iyi bir yönetici ve örgütleyiciydi. Köle arkadaşlarına, buradan kaçıp bir köle ayaklanmasını başlatma fikrini aşılamış, başarıya ulaşırlarsa bütün kölelerin özgürlüklerine kavuşacağı, insan gibi yaşayabileceği bir devrimi gerçekleştireceklerine inandırmıştı. Spartaküs ve köle okulundaki yaklaşık 70 arkadaşı, MÖ 73 yılında kaçarak ayaklanmayı başlattı. Kısa sürede kendilerine iki yüz kişi daha katıldı.

Romalılara göre kaçanlar yalnızca bir avuç asi ve soyguncudan başka bir şey değildi. Yüksek Yargıç Claudius Pulcher komutasındaki üç bin kişilik lejyonun bu asileri kılıçtan geçirmesi kısa sürecek, kaçmayı düşünen diğer köleler için iyi bir gözdağı olacaktı. Ne var ki tüm hesaplar yanlış yapılmıştı. Spartaküs ve arkadaşları o devirde durgun bir dağ olan Vezüv’ün tepesine çekilmiş, mağrur Roma lejyonunu küçük gruplar halinde avlayarak hepsini kılıçtan geçirmişti! Kazanılan bu zaferin duyulmasıyla kendisine binlerce köle daha katıldı, Spartaküs’ün ordusu bir çığ gibi büyüdü.

Ünü bütün İtalya’ya yayılan Spartaküs artık Roma’nın bir numaralı sorunu olmuştu. Köleler, yoksullar, topraklarından sürülmüş İtalyanlar ve tüm ezilenler topluca efendilerini bırakarak ona koşuyorlar; Spartaküs, çevresine dört yandan gelmiş olan bu kimselerle önünde durulması çok zor bir ordu oluşturuyordu.

Roma Lejyonları Kölelere Karşı Çaresiz

Roma Yüksek Yargıcı Caudius Pulcher’in yenilgisi Roma için tam bir şaşkınlık, kızgınlık ve utançtı. Derhal, 8.000 ile 10.000 kişilik yeni bir ordu kuruldu.  Spartaküs arkadaşlarına bir meydan savaşına girmemelerini, düşman yavaş yavaş hırpalandıktan sonra hücuma geçilmesini söylediyse de üç bin kadar Galyalı, bunu Spartaküs’ün korkmasına yorarak saldırıya geçti. Galyalılar bir-iki saat içinde düzenli Roma ordusu karşısında eriyip gidince Spartaküs’ün ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı. Yapılan hata anlaşılmış, komuta artık koşulsuz olarak Spartaküs’e bırakılmıştı. Spartaküs Galyalıların hatasının bedelini kısa sürede çıkarmasını bildi ve birkaç küçük hücum ve çekişmeden sonra başarılı bir savaş vererek Romalıları bir kez daha bozguna uğrattı. Güney İtalya, Romalıların bir avuç asi diye küçümsediği gladyatörlerin elindeydi artık.

Spartaküs ihtiyatlıydı. Çünkü kazanılan savaşın Roma’nın gücünü sarsmaktan çok uzak olduğunun bilincindeydi. Roma’nın tüm gücüyle üzerlerine yürümesi durumunda karşı koyabilecek güçte olmadıklarının farkındaydı ama zafer sarhoşluğu içindeki diğerleri ihtiyatlı olunması gerçeğini bir türlü fark edemiyordu. Gururu oldukça sarsılan Roma da artık tehlikenin çok büyüdüğünü ve yaklaşmakta olduğunu anlamıştı. Spartaküs ortadan kaldıramazsa köle ayaklanması bütün İtalya’ya ve sonra Roma egemenliğindeki bütün ülkelere yayılabilirdi. Başlangıçtaki küçümseme şimdi yerini korkuya ve endişeye bırakmıştı.

Spartaküs’e karşı iki ordu hazırlandı, biri Roma yüksek yargıcının, diğeri konsüllerden birinin komutasında, birbirini takiben Güney’e ilerlemeye başladı. Bu durum karşısında Spartaküs 40.000 ve Kriksiyüs de (Crixius) 30.000 kişiden oluşan birbirlerinden bağımsız hareket eden ordularla Romalıları beklemeye başladılar. Kriksiyüs’ün hatası olmasaydı, köleler bu savaşı da kazanacak ve belki de Roma’ya yürüyecek kadar kuvvetli kalacaklardı. Ama Kriksiyüs, Spartaküs’ün uyarısına rağmen hemen saldırıya geçti. İlk gün yapılan savaşta Roma ordusunun bozguna uğrayarak çekilmesi kesin bir zafer olarak yorumlanmış ve zafer kutlamalarına başlanmıştı. Oysa bozguna uğratıldıktan sonra peşi bırakılmış olan Roma Yüksek Yargıcının komutasındaki ordu kısa sürede kendini toparlamıştı. Ertesi gün saldırıya geçen Roma ordusu, aralarında Kriskiyüs’ün de olduğu 20.000 köleyi savaş meydanında kılıçtan geçirerek bu hatanın bedelini çok ağır ödetmişti. Ancak 10.000 kadar köle kaçarak Spartaküs’ün yanına sığınmayı başarabilmişti.

Spartaküs hiç vakit yitirmeden derhal saldırıya geçti. On bin kişiyle bir orduyu oyalarken otuz bin kişiyle öteki orduya baskın şeklinde saldırdı ve onu yendikten sonra hiç vakit kaybetmeden diğer Roma ordusunun üstüne yürüdü. İki gün sonra binlerce Romalı tutsak alınmış, Roma üçüncü kez büyük bir utançla yüzleşmek zorunda kalmıştı.

Fakat Spartaküs’ün ordusu da çok hırpalanmıştı. Onun için kuzey bölgelerini ele geçirmek ve o bölgelerdeki köleleri de kurtarmak için harekete geçti. Roma kapılarını kapatmış, dehşet içinde bekliyordu. Spartaküs şehrin yakınlarından geçerek kuzeye gitti, Modena’ya girdi. Burada düzenlenen törenlerde tarih tersine dönmüş gibiydi: Her zaman aşağılanan köleler şimdi seyirci olmuş,  Arena’da ölümünde dövüşen Romalı askerleri çılgınca alkışlıyordu. Tarih boyunca Romalıları bu kadar aşağılamış ve utandırmış başka bir olay daha yoktu. Meissner bu durum hakkında şunları yazmaktaydı:

Tutsak prensleri ve kralları karşısına alarak soğukkanlılıkla yargılamak, onları hücrelere atarak açlıktan kıvrandırmak, acı çektirmek, gövdelerini parça parça etmek ve böyle davrandıktan sonra da yeryüzünün en kötü sonunu onlara çektirmek; bütün bunları, bilindiği gibi yeryüzünün en soylu insanları olan Romalılar, savaşı kazananların hakkı olarak görmekteydiler. Ama tutsak Romalı yurttaşları zorla, birbirleriyle ölünceye kadar dövüştürmek, bir tek Romalının bile aklına gelmeyen en büyük cinayetti. Üstelik onlara bu ağır acıyı çektiren de kimdi? Daha bir kaç ay öncesine kadar yaşamı bir Plebeien’in parmağını oynatmasına bağlı olan bir kimse. Genç bir Patricien’in canı istemiş olsaydı, halasının ölüm töreninde ellisini birden saldırtarak birbirlerini eğlence için boğazlatabileceği insanlardan biri…

Romalılar onun her an Roma’ya yürümeye hazır olduğunu düşünüyorlardı. Yolunu kesmek için karşısına çıkardıkları yeni Roma ordusu Picene yakınlarındaki  savaşta Spartaküs karşısında yine bozguna uğramış, Roma’yı artık iyiden iyiye korku almıştı. Fakat Spartaküs Roma’ya saldırmak yerine ordusunu kentin önünden geçirerek Thurium’a  geçti. Kent serbest liman ilan edilerek daha insancıl bir yaşamın temelleri atılmaya çalışıldı. Bütün kölelerin özgürlüğü ve insanların birbirine eşitliğini ilan edilmiş, altın ve gümüş biriktirmenin yanında yüksek fiyatla mal satmak da yasaklanmıştı. Spartaküs Thrurium’da iken Sicilyalı korsanlar ile de iletişime geçer. Amacı, tüm köleleri gemiler ile karşı kıyıya geçirmek ve Roma lejyonlarının takibinden kurtulmaktır. Ne var ki korsanlar Spartaküs’ü oldukça uzun bir süre oyalar ve sonunda verdikleri sözü tutmazlar.

Spartaküs devlet işleriyle bu kadar yoğunken, Roma yaşadığı şaşkınlıktan sıyrılmış ve Spartaküs’ün boşa harcadığı bu zaman diliminde yeniden savaş hazırlıkları yapmaya başlamıştı. Öteki ülkelerdeki en seçkin Roma lejyonlarının oluşturduğu bir ordu, Roma Yüksek Yargıçlarından Marcus Licinius Crassus gibi askerlik yeteneği en üst düzeydeki bir komutanın yönetimine verilmişti.

Spartaküs karşısında defalarca yenilen Romalılar daha önce küçümsedikleri düşmanlarına karşı bu sefer son derece dikkatliydiler. Crassus, daha önceki Romalı generallere hiç mi hiç benzemiyordu. Temkinliydi, düşmanı gibi düşünmeye çalışıyor, onlar gibi hareket ediyordu. Ama en önemlisi, askeri bir zafer kazanıp adını tarihe yazdırmak içip yanıp tutuşan Crassus, Roma’nın en zengin insanlarından biri olarak paranın satın alabileceği her şeye sahipti.  Fakat yine de ilk saldırılarında başarısızlığa uğramaktan kurtulamadılar.

Durum, ancak Galyalıların ve Cermenlerin daha önce yaptığı gibi yine kendi bildiklerini okuyup beceriksiz saldırılarla Spartaküs’ün durumunu güçleştirmeleriyle Crassus’un lehine döndü. Spartaküs yılmayıp saldırıya devam ettiyse de MÖ 71 yılında Roma’nın tüm ülkelerdeki en seçkin askerlerden oluşturulmuş üstün kuvvetlerine Siler Irmağı yakınlarında yenilmekten kurtulamadı. Crassus’un bu son saldırısında ordusundaki komutanlardan biri de, ileride vereceği mali ve siyasi destekle Roma tarihinin en büyük tiranlarından biri olmasını sağlayacağı Jül Sezar‘dan başkası değildi.

Crassus savaşın ardından tutsak edilen 6.000 kölenin hepsini, Roma’dan Capua’ya giden Appian Yolu üzerinde çarmıha gerdirdi. Oysa Spartaküs kendi elinde tutsak olan 3.000 Romalının bir tanesine bile dokunmamıştı. Spartaküs’ün cesedi hiçbir zaman bulunamadı ama Spartaküs’ün adı bile çok uzun yıllar boyunca Romalılar için korku ve dehşet ile aynı anlamı taşımaya devam etti. Spartaküs’ün hayatı; başlattığı isyanın özgürlükçü ve eşitlikçi karakteri, yüzyıllar sonra bile birçok siyasal oluşuma esin kaynağı olmayı sürdürecekti.

Kaynak: serenti.org

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here