Antik Dönemlerde Görülen Sıra Dışı 7 Tıbbi Teknik

0
1418

1- Damardan Kan Almak
Binlerce yıldır tıp doktorları hastalıkların sadece bir miktar “kötü kan” sonucu olduğu inancına tutundular. Damardan kan alma, muhtemelen antik Sümerler ve Mısırlılar ile başladı, ancak klasik Yunan ve Roma dönemlerine kadar yaygın bir uygulama olmadı. Hipokrat ve Galen gibi etkili hekimler, insan vücudunun dört ana madde veya “salgı” (Sarı safra, siyah safra, balgam ve kan) ile dolu olduğunu ve gerçek sağlığı sürdürmek için bunların dengede tutulması gerektiğini savundular.

Bu bilgiyle, ateş veya başka bir rahatsızlık belirtisi olan hastalara çoğunlukla, aşırı miktarda kan teşhisi konulurdu. Bedensel uyumu sağlamak için doktorlar basitçe bir damarı kesip açar ve hayati sıvıların bir miktarını bir kabın içine akıtırlardı. Bazı durumlarda, deriden kanı doğrudan emmek için sülükler bile kullanılırdı.

Her ne kadar, kazara kan kaybından ölümle sonuçlanması kolayca mümkün olsa da damardan kan alma yöntemi 19. yüzyıla kadar yaygın bir tıbbi uygulama olmaya devam etti.   Ortaçağ doktorları, boğaz tahrişinden vebaya kadar her şeyin tedavisi için kan akıtmayı salık verdiler. Hatta bazı berberler, saç kesimi ve tıraş ile birlikte verilen bir hizmet olarak fiyatlandırdılar. Sonunda, yeni araştırmalar yarardan çok zarar verebileceğini gösterince, uygulama da gözden düştü ama, sülükle kan emdirme ve kontrollü kan alma, bugün bile belli nadir hastalıklarda halen tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır.

2- Trepanasyon (Delme)
İnsanlık tarihinin en eski ameliyat şekli, aynı zamanda  en dehşet verici olanlarından biridir. 7000 yıl kadar öncesinde, dünyadaki uygarlıklar trepanasyon (hastalıkları iyileştirme yöntemi olarak kafatasında delikler açma uygulaması) ile uğraşıyorlardı. Araştırmacılar bu dehşet verici beyin operasyonunun ilk olarak neden ve nasıl geliştirildiği hakkında sadece tahminde bulunabiliyorlar. Yaygın bir teoriye göre, bir çeşit kabile ayini ya da bedensel ve zihinsel hastalığı olanlara hükmettiğine inanılan kötü ruhları serbest bırakma yöntemi bile olabilir.

Diğerleri ise, daha çok epilepsi, baş ağrısı, apse ve kan pıhtılaşmasını tedavi için kullanılan geleneksel bir ameliyat olduğunu öne sürüyorlar. Peru’da bulunan ve üzerinde delik açılmış kafatasları ise, kafatası çatlaklarından kalan kemik parçalarını temizlemek için uygulanan yaygın bir acil tedavi yöntemi olduğuna da işaret ediyor ve kanıtlar da hastaların çoğunun ameliyattan sağ çıktığını gösteriyor.

3- Cıva
Cıva, zehirli özellikleri nedeniyle kötü bir şöhrete sahiptir, ancak bir zamanlar yaygın bir iksir ve lokal ilaç olarak kullanılmaktaydı. Antik Persler ve Yunanlılar cıvayı faydalı bir merhem olarak görürlerdi. 2. yy. Çin simyacıları ise; akışkan cıvaya ve kırmızı cıva sülfüre, sözde yaşam süresini ve zindeliği arttırma kudretinden dolayı değer verdiler. Hatta bazı şifacılar hastalarına; zehirli cıva, sülfür ve arsenik içeren zehirleyici içkileri tüketerek sonsuz yaşama ve suyun üzerinde yürüme becerisine kavuşacaklarını vaat ettiler. Bu gıda rejiminin en meşhur kayıplarından biri, iddialara göre kendisini ölümsüz yapmak için tasarlanmış cıva haplarını mideye indirdikten sonra ölen Çin İmparatoru Qin Shi Huang olmuştur.

Rönesans döneminden 20. yüzyılın başlarına kadar Cıva, frengi gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklar için de popüler bir ilaç olarak kullanılıyordu. Bazı söylentiler ağır metal tedavisinin enfeksiyonla savaşta başarılı olduğunu iddia etse de hastalar çoğunlukla cıva zehirlenmesinin sebep olduğu karaciğer ve böbrek hasarlarından ölüyordu.

4- Hayvan Gübresinden Merhemler
Antik Mısırlılar, belirli hastalıkları tedavide uzmanlaşmış doktorlarla uygulanan, son derece iyi düzenlenmiş bir tıp sistemine sahiptiler. Bununla birlikte, tedavi için yazdıkları reçeteler, her zaman beklenilen düzeyde olmuyordu. Kertenkele kanı, fare ölüsü, balçık ve küflü ekmek gibi şeylerin hepsi lokal merhemler ve sargılar olarak kullanılırdı ve bazen de kadınlara, azalmış libidoyu tedavi etmek için at salyası verilirdi.

Hepsi içinde en tiksindirici olarak, Mısırlı doktorlar hastalıklar ve yaralanmalara karşı insan ve hayvan dışkısını her derde deva olarak kullanırlardı. M.Ö. 1500’deki Ebers Papirüs’üne göre, eşek, köpek, ceylan ve sinek dışkılarının hepsi de iyileştirici özellikleri ve kötü ruhları kovma yeteneklerinden dolayı göklere çıkarılırdı. Tiksinti veren bu çareler zaman zaman tetanoz ve diğer enfeksiyonlara yol açabiliyor olsa da muhtemelen tamamen de etkisiz değillerdi — araştırmalar, bazı hayvan türlerinin dışkılarında bulunan mikrofloranın antibiyotik maddeler içerdiğini göstermektedir.

5- Yamyamca Tedaviler
Sürekli baş ağrılarından mı şikayetçisiniz, kas krampları veya mide ülserlerinden mi? Eskiden olsa, yerel doktorunuz reçete olarak size; insan eti, kanı veya kemiğini içeren bir iksir yazabilirdi. Rahatsız edici biçimde, söz konusu “kadavra ilacı” yüzlerce yıl boyunca yaygın bir uygulama olmuştur. Romalılar, yenik gladyatörlerin kanının, epilepsiyi iyileştirebileceğine inanıyorlardı. 12. yüzyıl eczacıları ise stoklarında “mumya pudrası” (Mısır’da yağmalanarak topraktan çıkarılmış mumyalardan yapılan korkunç bir esans) bulundurmakla tanınırlardı. Bu arada, 17. yüzyıl İngiltere’sinde Kral II. Charles, “Kralın Damlaları” nı (ufalanmış insan kafatası ve alkol ile yapılan kuvvet şurubu)  planlamakla meşguldü.

Söz konusu yamyamca ilaçların sihirli özellikleri olduğu düşünülürdü. Ölmüş bir kişinin kalıntılarını tüketen hasta, aynı zamanda onların ruhlarından bir parçayı da içine alarak zindeliğini ve sağlığını arttırıyordu. Tedavi edici reçetenin türü genellikle rahatsızlığın türü ile uyumluydu —migrenler için kafatası, kas ağrıları için insan içyağı kullanılırdı, ancak taze stok bulmak, dehşet verici bir süreç olabiliyordu. Bazı durumlarda hasta olan kişi, yeni öldürülmüş kişinin taze kanından zahmetsizce bir fincan kapmak umuduyla infazlara bile katılırdı.

6- Başıboş Dolaşan Rahim
Antik Yunan doktorları, bir kadının rahminin kendi kafasına göre hareket eden ayrı bir varlık olduğuna inanırlardı. Plato ve Hipokrat’ın yazılarına göre, bir kadın uzunca bir süre bekar kaldığında, kadının rahmi —doğum yapmaya istekli “canlı hayvan” — yerinden çıkabilir ve kadının bedeninde serbestçe süzülerek boğulma, nöbet ve histeriye sebep olabilirdi.

Bu tuhaf teşhis, bir şekilde Roma ve Bizanslılar zamanına kadar devam etti —epey sonra doktorlar, rahmin bağ dokularla yerinde tutulduğunu öğrendiler.

Rahimlerinin gezintilerini sürdürmesini önlemek için, antik zamanda kadınlara erkenden evlenmeleri ve mümkün olduğu kadar çok çocuk yapmaları salık verilirdi. Zaten serbest kalmış bir rahimi konumuna geri döndürmeye çalışmak için, doktorlar şifalı banyolar, infüzyonlar ve fiziksel masajlar tavsiye ederdi. Hatta, hastanın kafasını sülfür ve zift ile “dezenfekte eder” ve aynı anda da uyluklarının arasına hoş kokulu losyonlar sürerlerdi —bunun mantığı, rahmin kötü kokulardan kaçınması ve doğru olan yerine geri dönmesiydi.

7-  Babilliler’in Kafatası Tedavisi
Eski Babilliler’e göre, pek çok hastalığın şeytani güçler tarafından veya geçmiş günahlar için tanrıların cezalandırması sonucu olduğu düşünülürdü. Doktorların genellikle, modern tıp insanlarından daha çok rahiplerle ve üfürükçülerle ortak yanları vardı ve tedavi yöntemleri de genellikle bir parça sihir içermekteydi.

Örneğin, eğer bir hasta dişlerini gıcırdatıyorsa, hekim, ölmüş bir aile üyesinin, onlar uykudayken iletişim kurmaya çalıştığından kuşkulanabilirdi. Antik büyü metinlerine göre, doktor, kötü ruhları kovmanın bir yolu olarak bir hafta boyunca bir insan kafatasıyla uyumayı önerirdi. Bu rahatsız edici tedavinin işe yaramasını sağlamak için diş gıcırdatan kişinin de her gece kafatasını yedi kere öpmesi ve yalaması emredilirdi.

kaynakhttps://www.bundlehaber.com/detay/1c02ecb6-0c43-43f7-ab9c-e0436abbb10c

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here